SÖYLEŞİ
Selim Temo’yla Kürt Şiiri Antolojisi Üzerine.
Söyleşiyi Yapan: Ceyhun Tuna
Hazırladığınız Kürt Şiiri Antolojisi’nde dikkatimi çeken özelliklerin başında, klasik dönem şairleri ile bazı modern dönem şairlerinin metinlerindeki aşırı dinî duyarlık geliyor. Bu noktada Kürt şiirine, yazıldığı dönemin sosyal dokusunu önemsemeden yönelen bir bakış, bu durumu yadırgayabilir diye düşünüyorum. Kürt şiiri üzerinde etkisi bulunan dinler ve/veya çeşitli doktrinler şairleri, dolayısıyla şiirleri etkilemiş. Sizce bunun Kürt şiiri adına bir dezavantaj olduğu düşünülebilir mi?
Tabii klasik şiir yorumları, çeşitli bağlamları göz önünde tutmak zorunda. Yoksa gerçekten anakronik yorumlara gitme tehlikesi var. Klasik şairlerin dinle, mezheplerle ilişkileri ve angajmanları da önemli. Kürt şairlerinde din ve mezhep kurucularının da manzum akideler yazdıklarını görüyoruz. Bu anlamda Yarsancılığın kurucusu Balûlî Dana, Yezidiliğin kurucusu sayılan Şêx Adî (aslında bunun sonradan atfedildiğini söyleyebiliriz, nitekim Sünni inanca bağlıdır ve akide de yazmıştır) gibi şairleri hatırlamakta fayda var. Yine Elî Herîrî, Ehmedê Xanî, Şêx Şemseddînê Qutbê Exlatî gibi isimler ise, Kadirî-Nakşî geleneğe bağlı olmaları itibariyle, birer alim ve şeyh aslında.
Doğal olarak bu şiir, türlü toplumsal gerçekliklerle ilişkili. Bazı şairlerin memurluk gibi, diplomatlık gibi, divan katipliği gibi işleri de var. Elbette bütün bu bağlamları göz önünde tutmak lazım. Öte yandan dünyevî alan da söz konusu. Sözgelimi Evdilsemedê Babek’in “bahariye”si, bu noktada önemli. Doğa betimlemeleri öne çıkıyor bu şiirde, yaşama sevinci ve pişmanlık tabii. Unutmayalım ki klasik şair, hemen hemen ne anlatırsa anlatsın, anlatıcıyı bir “mutsuz” olarak kurgular.
Şiirlerin konuştuğumuz çerçevedeki toplumsal bağlamlarını ya dipnotlarla ya da özgeçmişler bölümünde veriyorum. Bütün bunlar, daha sağlıklı veriler üzerinden biçimlenen yorum imkânları için düşünüldü. Bu yüzden şiirleri seçerken, anlatı tekniklerine de değinmekten kendimi alamadım. Bu, mümkün olan her yorumu kendi yapmak anlamına gelmiyor. Ama 313 yıldır var olan Mem û Zîn gibi üzerinde çok fazla çalışılmış bir metnin, özellikle son bölümünün hâlâ anlatı tekniği açısından ele alınmamış olmasını anlamak güç. Edebî eleştiri açısından bakıldığında burada 3 tür anlatıcıyla karşılaşılıyor. Bir kalem, bir ben-anlatıcı, bir de şairin kendisi. Üçü de söz alıyorlar bu bölümde ve her biri başka bir açıdan bakıyor, Rashamon filmi gibi. Elbette bu tür özelliklerin genel olarak klasik Doğu şiiri geleneğine bağlanan yönleri var. Ancak “biricik” diye tanımlayabileceğimiz özellikler olduğu da ortada.
Bütün bu özelliklerin elbette toplumsal gerçeklikle, dinle, doktrinlerle ilişkisi var. Ancak ben her metin gibi bu metinlere de yakın gözlükle bakıyorum. Bunu yaparken avantaj-dezavantaj noktasından değil, mevcut olanı gelenek-farklılık noktasından değerlendiriyorum. Ortaya çıkardığım şey, neredeyse bütün referansları alaşağı eden bir çalışma. Huysuz bir akademisyen ya da anahtarı elinde tutan banka memuru gibi davranma ucuzluğuna düşmeden farklı yorumlar için veriler sıralıyorum. Bu anlamda, bir tür “tabula rasa” koşulu çıkıyor ortaya. İçinde Kürt sözcüğü geçen her bağlamı politik çerçeveye çekme “yeteneği” var, ama bunların öncelikle birer şiir olduğunu unutmamak lazım.
Ben de tam sözünü ettiğiniz "biriciklik" noktasından bakarak sorgulamaya çalışmıştım bu durumu; zira bugünün modern şairlerinde bile sanat dışında yaptığı işin, mesleğin jargonunu şiirinde kullananlar mevcut. Burada tıp terimleriyle dolu bir şiirin yazarının doktor olmasının, okurun metne yaklaşımını ne ölçüde etkileyebileceğiyle değil; bir dilin şiirinin başlangıç ve ilerleyen aşamalarında neredeyse bir kast oluşturacak denli dinsel bir yoğunlukta olmasının alımlayanını irkiltebileceğiyle ilgilendim. Elbette diğer dillerin şiirinde de benzeri durumlar var, fakat Kürt şiirinde biraz fazlaca var gibi. Neyse ki enformasyon noktasında bir sorunumuz yok artık; bu antolojiyi sebepleriyle-sonuçlarıyla bu olguyu açımlayabilmiş düzeyde hazırlamışsınız.
Borges’in bir öyküsü vardır, iki ressamı anlatır ve resimle ilgili teknik kavramları kullanırken sık sık “mesleki jargon için özür dilerim” der. “Yürek” sözcüğünü mesleği kasaplık olan bir şairle devrimciliğinden dolayı hapse tıkılan bir şairin farklı anlamlarda kullanacakları açıktır. Gerçekten de şiir için, mesleki jargon bir tehlike olarak öne çıkıyor. Elbette şiir olamayacak pek az sözcük vardır, ama böyle bir tehlike de var. Özellikle klasik şairlerin dinsel metinlere, büyük anlatılara, tasavvufa yaptıkları pek çok gönderme var. Burada bir sorun yok tabii. Çünkü bu şiirin o zaman da bir alımlayıcısı vardı ve göndermeleri, özel sözcükleri, imaları çeşitli düzeylerde alan ve anlayan bir okur söz konusuydu.
Dinsel öğeler ve göndermeler kümesi bilindiğinde, şiirin pek bir şey kaybetmediği görülebilir. Ancak bunun modern şiire taşınması ya da belli bir doğrultu yaratmış olması yorumlanabilir tabii. Yine de modern dönemde tekrarlanan özelliklerin içeriğinin farklı olduğunu, şiirin bağlamı içinde yeni ve farklı bir yere yerleştiğini düşünüyorum. Bu anlamda belki metin-merkezli bir yorumdan okur-merkezli bir yoruma geçiliyordur. Tanıdığımız formları mı arıyoruz orada? Bu şiirin yabancılığı karşısında tanıdığımız formlar üzerinden mi bir yoruma gidiyoruz?
Yanlış hatırlamıyorsam on kadar mevlit metnine yer verdim antolojide. Seçimlerimde elbette belli bir ayıklama ve seçme edimi olarak yüksek bir estetik algıyla hareket etmeye çalıştım. Ancak bir itiraf değilse bile, bir kuşkuyu paylaşabilirim. Benim beynim hâlâ mevlit sesiyle, nazmıyla dolu. Melayê Bateyî’nin, Xasî’nin ya da Süleyman Çelebi’nin mevlitleri hemen her zaman yakınımda olur. Halen bile mevlitler yazılıyor. Özellikle Kirmanckîde (Zazaca) 2000’den sonra yazılan iki mevlit var. Yine Kurmancîde biri 1963’te yazılmış, ki antolojide yer almıyor, öbürü ise, yine 2000’den sonra yazılmış olan mevlitler söz konusu. Hepsini değil, ama birkaçını göz ardı edemezdim. Özellikle Kirmanckîde 3 mevlit kullandım, yeni olan iki mevlidi ise, bulmama karşın kullanmadım. Çünkü bu lehçede şiirin geldiği noktayı bulan şiirler de yazılıyor ve doğru bir temsiliyet için bu şiirleri öne çıkarmam gerekiyordu.
Antoloji üzerinden modern Kürt şiirine baktığımızda, klasiklerin etkisinin günümüzün en gençlerinde bile, modernliğin getirdiği ölçütlerin yanı sıra sürmekte olduğunu görüyoruz. Metinler üzerinden konuşursak Kürt şiirinde büyük çaplı bir kopuş yaşanmamış gibi görünüyor. Yaşanmışsa bile eskiden gelen bir ses duymak güç olmuyor günümüz Kürt şiirinde. Bu şiirleri çevirirken aynı zamanda metinler üzerinde dönemsel bir incelemede de bulunduğunuz için bu konuda daha doğru tespitlerde bulunacağınızı düşünüyorum.
Tabii klasik şiiri devam ettiren isimler de var. Özellikle gelenekten, Kürt dili ve edebiyatının “akademi”si olarak tanımladığım medreseden gelen isimleri anmalı. Ancak geleneği çok iyi biçimde bildiklerinden kuşkuluyum. Daha çok yirminci yüzyılda geleneği ulusal ve evrensel öğelerle donatan isimlerden etkilendiklerini düşünüyorum. Çünkü klasikler hemen her yerde yasaklanmıştı. Bunların bir bölümü yeni yeni ortaya çıkıyor. Bazı divanları buldum çalışma sürecinde. Bazı divanlar kitaba yetişmedi, bazısının izini bile bulamadım. Tabii ellerinde çok büyük arşiv bulunduran isimler var, bir bölümüyle ne yazık ki yenilerde iletişim kurabildim. Kürt şiirinde gelenekten kopuş konusunda üç yönelimden söz edilebilir: Birinci olarak, geleneğin kendi dönüşümü var. Sadeleşme, dünyevîleşme ya da klasik şiirdeki özelliklerin yerini ulusçu ve devrimci kodlara bırakması durumu var. İkinci olarak, dünya şiiriyle tanışma ile birlikte biçim ve içerikte bir değişim gerçekleşiyor. Gerçi Kürt şiirinde özgül bir durum da var. Düşünsel anlamda da, biçimsel anlamında da, içerik açısından da, Batı şiirini tanımadan gerçekleşen dönüşümler söz konusu. Üçüncü olarak, 1970’li yıllarda, “Tevgera Tuwange” ile birlikte avant-garde akım hız kazanıyor. Ancak “Tevgera Tuwange”, Soranî içinde ortaya çıkıp yaygınlaşan bir akım. Kurmancî ve Kirmanckî şairleri ise, sürgün pratiği sayesinde bu yenilikle tanışıyorlar.
Kimi Kürt şairlerinde, eskiden gelen dilsel şatafatın yanı sıra, en zorlu yaşama biçiminin bile metne aşırı naif bir yansımasını görmek mümkün olabiliyor. Bu elbette şiirin doğasından, şairin üslûbundan vs. kaynaklanıyor. Ancak kendini alttan alta sezdiren bir sadelik eğilimi var gibi. Genç şairlerden Osman Mehmed’in “Qiyameta Din” (Öteki Kıyamet) adlı şiirinin son dizeleri örneklenebilir: “sayî me û ji zû ve ketime rê / ji bo windabûn û mirinê” (duruyum ben ve nicedir yoldayım / kaybolmak ve ölmek için). Oysa toplumsal yaşam, siyasi süreçler, coğrafi etkenler vs. düşünüldüğünde böyle birkaç örneğin bile çok geldiği bir şiir hayal ediyor insan. Bu noktada, bir okur olarak yanılgı payımı da saklı tutuyorum; ancak bu şiirlerin çevirmeninin konuyu açımlamasıyla bu bakımdan daha sağlıklı bir okumaya da geçebilmeyi arzuluyorum.
Dikkatiniz çok yerinde. Bir sadeleşme eğilimi var. Verdiğiniz örnek de, son dönemde şiir üzerinde en çok düşünen parlak şairlerden birine ait. Ancak duyarlık anlamında, bu kadar korkunç bir trajedi içinde şekillenen şairlerin naif olmaları şaşırtıcı gerçekten. Belki toplumsal anlamda trajediye karşı çıkışın araçlarının benzer biçimde “sert ve ölümcül” olmasından, daha açık deyişle “silahlı” olmasından kaynaklanıyordur. Şiir, bir tür “nezaket” olarak mı kurgulanıyor? Uzlaşımsal mı bu şiir, belli bir estetik ideal, yine daha açık deyimle, rindane hava içinde mi algılanıyor? Gerçekten çok can alıcı bir soru. Ama Osman Mehmed’in “Heyva li Kavilan” (Yıkıklardaki Ay) şiiri de vardır. Çevirip antolojiye almadım, çünkü çok uzun bir şiirdi ve parlak genç şairlerden genellikle üçer şiir alıyordum. O şiirde işte, sözünü ettiğiniz gerçekliğin göz alıcı biçimde şiirleştirildiği görülecektir. Öte yandan Kürt şiiri üstündeki toplumsal durum yükünü de atıyor. Bu, Kürt toplumunun haklarına çeşitli düzeylerde ulaşmasından kaynaklanıyor olabilir. Bütün olumsuzluklarına karşın sürgün pratiği de büyük bir birikim yarattı. Hem birbirlerinin şiirini, hem de dünya şiirini tanımaya başladılar. Başka dillerde yazanların da büyük başarıları var. Sözgelimi bu yılki Mallarmé Ödülü’nü, Şeyhmus Dağtekin aldı. Ehmed Huseynî gibi isimler, sözünü ettiğiniz toplumsal gerçekliği şiirin araçlarıyla taşıyor diye düşünüyorum. Bunu yaparken, dünya şiirinin geldiği yeri biliyor, Kürt şiirinin iki (halk ve klasik) damarından gelen özelliklerini temellük ediyor ve hepsinin sonucu olarak şiirinin anlatıcısını korkunç şeyler yaşamış bir seyyah olarak kurguluyor. Ancak genel anlamda, belirttiğiniz gibi şairin yaşadığı toplumsal gerçekliği anlatıcına da yaşatması durumu yaygın değil. Bunun yerine betimleyen bir anlatıcının varlığı göze çarpıyor. Gerçeklik korkunç, ama anlatıcı “normal!”
Bu şiirden çeviriler yaparken, yaşanılan dönemler hakkında da bilimsel bir tarih bilgisine sahip olmanız gerekiyordu. Ancak Kürt tarihi metinlerinde, Mehrdad R. Izady’nin deyimiyle, bir bilgi eksikliği değil de bilgi fazlalığı ve bunların nesnelliğinin çok su götürüyor oluşu söz konusu. Bu durum sizin, şiirleri çevirirken nasıl bir tarih araştırması yaptığınızı düşündürttü bana. Diyelim ki bir klasik şiiri çevirirken yazıldığı dönem hakkında edindiğiniz bilgileri nasıl sınadınız? Tarihsel yaklaşım noktasında sizde şüphe uyandıran bir dönem oldu mu, olduysa bu şüphe o dönemden çevirdiğiniz şairlere yaklaşımınızı değiştirdi mi?
Aslında bu can alıcı soru da, çalıştığım alanın ne büyük badirelerle dolu olduğunu gösteriyor. Çünkü bir ulusal tarih var, bir egemenlerin inkâr ve karartma tarihi var, bir Marksist tarihçilik var, bir edebiyat tarihi var… Elbette metin biriciktir, ama metnin size söylemediği, söylemek zorunda olmadığı öğeler de var. Kürt şairleri arasında sultanlar da var, paşalar da, beyler de, mîrler de, şeyhler de, memurlar da. Arka kapağa taşınan ifadeyle söylersek, “tarihin insafı”yla bugüne ulaşabilen şiirler var, ama şiirlerin üretildiği sarayların arşivleri yok. Ehmedê Xanî’nin bir kütüphane kurduğunu, pek çok divanı buraya topladığını biliyoruz. Ama İshak Paşa Sarayı’ndaki bu kütüphanenin 1926 yılında yakıldığını da biliyoruz. Şiir ulaşıyor, ama şairin hüviyet cüzdanı ve bazen de tarihi ulaşmıyor. Bir şiire tarih düşülmüşse, orda bir sorun yok, ama düşülmediyse dilsel özelliklerden, göndermelerden, taşıdığı yöresel sözcüklerden bir çıkarıma gitmek gerekiyor. Mesela bu şair, Sadî’den sonra yaşamıştır diyebiliyoruz, çünkü ona yaptığı bir gönderme var.
Kaçınılmaz olarak belirttiğiniz anlamda bir tarih araştırması da söz konusu oldu. Yeni bilgilerle yeniden çevirdiğim şiirler oldu. Çünkü yeni bilgi, şiirin bağlamı gibi çevirisini, hatta üzerinde çalışan kişi olarak benim için anlamını bile değiştirebiliyordu. Hem öyle yerlerden bulduğum bilgiler ki. Neredeyse, Marquez’in kahramanını getirip bir yerde tıkamasından sonra dışarı çıkması ve karşı evdeki kızın çamaşır asmasından ilhamla kahramanını çamaşır asarken uçurması “kıssa”sına benzeyen türden.
Öte yandan, edebiyat tarihlerinde de çelişkiler göze çarpıyordu. Teyit edemediklerimi kullanmadım. Ama klasik şiir için elimizde tarih gibi, ebcet hesabı gibi “kimya testi”ne benzeyen anahtarlar vardır. Denk gelince, bu teknikleri kullandım. Yine mahlasları yeni bir şair saymak yanılgısına düşmemeye çalıştım. Hatta Siwadî ile Haris Bitlîsî’nin aynı şair olduğunu fark ettim, sonrasında bu konuda bir yazı da bulunca antolojiye bu bilgiyle ekledim.
Bu çerçevede yaptığım tarihsel araştırmalarda, klasik şiirlere yansıyan “asalet” vurgularının da, Kürtçe konuşulan devletler, mîrlikler ile, Kürtçe yazan şairleri himaye eden saraylardan kaynaklandığını fark ettim. Bu anlamda bu toplum için söylenegelen pek çok şeyin, doğru olmadığı da ortaya çıktı. Tabii benim alanım tarih değil, olsa olsa şiirin üretildiği toplumsal bağlam ile, edebiyat sosyolojisiyle ilgiliydim. Ancak bu şiirin böyle de bir toplumsal tarihi çıktı ortaya.
Şiiri bir dilden başka bir dile çevirmenin, şiiri yeniden yazmak olduğunu öne süren bir çeviri kuramı var. Ranka Kuic'e göre bir şiiri çevirirken geçilmesi gereken aşamalardan birisi "yaratıcı aşama"dır ki bugün de genel kabul gören bir yaklaşım. Sizin deneyiminizde bu yaratıcı aşama nasıl gerçekleşti? Şairliğinizin çevirmenliğinize etkisini hissettiğiniz oldu mu hiç?
Uzun süredir Kürtçe ve Türkçe şiirler yazıyorum. Çevirdiğim şiirlerin öncelikle benim şiirimi etkilediğini görmeye başladım. Kafiye çok arttı yazdığım şiirlerde. Hatta en uzak durduğum özelliklerden olan yalınlığa doğru gitmeye başladım. Şairliğimin çevirilere etkisini ise, doğrusu kestiremiyorum. Daha çok amacımdan, yaklaşımımdan söz edebilirim. Bir dilde güzel duran bir metin, çevrildiği dilde de güzel durmalıydı. Yine her şiiri bütün biçimsel özellikleriyle çevirmeyi doğru bir yöntem saydım. Aruz dışında bunu gerçekleştirdim de. Sesi, derinliği, göndermeleri, biçemi çeviride de göstermek amacını güttüm. Kürtçesini okuduğumda esridiğim şiirlerin çevirisinde de aynı etkiyi yaşıyor muydum, bunu, deyim yerindeyse test ettim. Her şey bu kadar doğru yürümedi tabii. Sözgelimi Ş. Ş. Q. Exlatî’nin “Ez ge Mestê Meyyê Eşq…” şiirinin çevirisinde bir hece eksik. Bu şiiri çok fazla seviyorum, ama çevirisinde bir hece daha olmalıydı, çünkü aynı tartım yok.
Öyle mazmun veya söz öbekleri var ki, ya tekrar edeceksiniz (çok kötü de olmaz, ama çeviri de olmaz) ya da kısaltacaksınız. Bu yüzden çeviriyi de şiirin ana bağlamı üzerine kurarken fazla gördüklerimi atmadım, ama “temsil”i taşıyabilecek öbekleri seçtim. Bu anlamda şiir çok şey kaybetmedi. Bununla birlikte şiirin aslı, şiir çevirisi için bir tür ideal olarak kalmak durumunda. Çeviri ve çevirmenin böyle bir kaderi var. Bu yüzden bu antolojide 500 kadar “şiirim” var diyorum. Çevirilerde yeğlediğim anlam gibi bir durum söz konusu olmadı, ama şiirsel yükü arttırmak için aynı anlama gelen bir ifadeyi çevirideki bağlama taşıdığım oldu. Sözgelimi Melayê Cizîrî’nin bir şiirinin son sözcükleri, “bes tu bixwaz” şeklindeydi. “Yeter ki iste” de denebilirdi, hatta şiirin aslının bağlamı içindeki anlamı buydu. Ama “yeter, isteme sen de” demeyi yeğledim. Çünkü benim çevirimdeki bağlamda böyle olunca daha anlamlı oluyordu. Bu anlamda “yaratıcılığı” da asılla birlikte düşündüm.
Bir yanda dini kurumlara sığınan şairin Kürt şiirini yaşatması, öte yanda dinin toplumsal etkisinin yükselişte olduğu dönemlerde kadın şairlerin azalması gerçeği. Çok çetrefilli, üstelik paradoksal bir durum. Neyse ki bugün bu durum azalmış gibi görünüyor, nitekim antolojinin son şairi bir genç kadın şair ve aşkı anlatıyor, aşktan tarihe bakıyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz; kadın şairlerin azalmasına karşın şiirin hayatta kalmasıyla mı teselli bulmalı?
Birinci kuşak Kürt kadın şairleri, Yarsancılığın yükselişiyle ortaya çıkıyorlar. Ne mutlu ki, erkek şairler gibi kadın şairlerin de şiirleri kaydedilmiş. Cem şiirleri bunlar, cemxanelerde (cemevi) saz eşliğinde icra edilmişler. Kutsal olmaları da, bugüne kalmalarında belirleyici. Çünkü bu şiirleri icra edip ibadet eden bir topluluk var, Yarsan topluluğu. Ancak tabii Sünni İslâmın, aynı zamanda Sünni itikadı taşıyan Kurmancînin yükselişi, bu şiir gibi bu kadın şairleri de yok ediyor neredeyse. 19. yüzyılda bir iki Yarsancı kadın şair var, bir iki de Sünni kadın şair.
Kürt şiirinin son döneminde de kadın şairlerin yükselişi var. 1970 ve sonrasında doğan şairler içinde % 43’lük bir oranları var. Gerçekten de çok çarpıcı. Birinci kuşak kadın şairlerde bir cinsiyet vurgusu, imâsı, “zaman-zemin” ilişkisi açısından bakıldığında doğal olarak yok. Ancak ikinci kuşak kadın şairlerde bu çok belirgin. Şiir onlar için dişil bir şey. Anlatıcının bir kadın olduğu belli. Aşka, cinselliğe, kuşatılmışlığa, gerçekliğe kendi pencerelerinden bakıyorlar. Hem öyle pencerede filan da durmuyorlar, çarşılara, meydanlara, sokaklara çıkan anlatıcılar bunlar.
Şiirde yankılanan açısından bakıldığında, bir toplumsal dönüşüm olduğu gözlemlenebiliyor. Bu anlamda tarihte olan bitenleri yargılama anlamında bir şey söyleyemem, ancak bana teselli veren şey, birinci kuşak kadın şairlerin de şiirlerinin bugüne kalabilmesi. Şiir yazmaları, pagan toplumların özelliklerinden, görece kadın erkek eşitliğinden dolayı değil. Bu kadın şairlerden saraylarda yaşayanlar da var, asil olanlar da, vali eşi olanlar da. Hatta Asya’nın ilk kadın tarihçilerinden sayılan şair Mestûre Kurdistanî’nin kocası, Erdelan devletinin Sine valisi olan Xesrew Xan da şairdir. Ama bu yıl Tahran’da Mestûre’nin doğum günü kutlandı, kocasını ise hatırlayan yok!
Kürt toplumunun yirminci yüzyılda maruz kaldığı baskılar, şairlerinde didaktik bir duyarlığı geliştirmişe benziyor. Süreç, şaire, şiirini bir ikaz metni, bir itiraz metni, bazen de unutulan geçmişi hatırlatan bir bellek metin olarak yazmasına neden olmuş sanki. 1994’te, Erbil meydanında kardeş kavgasını yazdığı uzun şiiri okuyarak protesto eden ve ülkesini terk eden Abdulla Peşêw’in, deyim yerindeyse çarpıldığım, “ez piştekî birîndar im, li ber qamçiyê xwe rabûme” (ben kamçısına başkaldıran yaralı bir sırtım) dizesi, bütün bir Kürt şiirini açıklayan bize dize gibi. Bu antolojiyi çıkarmanızda da, yukarıda değindiğim ikaz, itiraz ve bir bellek metin oluş bakımından böyle bir “tavır” sezdiğimi söylemek isterim. Zira, sizin sözlerinizle, “yalnızca yok sayılanı değil, yok sanılanı” da gün ışığına çıkarmasıyla, benzeri bir örneğe tekabül ediyor. Yanılıyor muyum?
Bu şiirlerden bir bölümü, meydanlarda okunsun diye yazıldı tabii. Bir kısmı, Kürt toplumunu bilinçlendirmek, insani ve ulusal haklarına sahip çıkmasını öğütlemek amacıyla yazıldı. Bu anlamda bazı şiirlerdeki retorik tonun nedenlerinden söz edilebilir. Bu söylemde yaygın kabul gören kimi özellikler var. Bunlardan birisine göre, Kürt toplumu, Medlerin yenilmesinden beri aynı acıları çekiyor. Bütün ulusçuluklar gibi yapıntı bir yanı var bunun. Çünkü antolojideki ya da doğru düzgün kitaplardaki tarih bu söylemi doğrulamıyor.
Elbette çalışmamın türlü boyutları, yankıları, yansımaları olacak. Önceden kestirdiğim ya da amaçladığım bir şey yok. Bir şiir vardı, bu şiirin dilini biliyordum, diğer dil ve lehçelerini bir ölçüde öğrendim, büyük bir şiir olduğunu fark ettim ve ortaya serdim. Tabii bu çalışma, pek çok insanın zihninde Kürt dili ve edebiyatıyla ilgili olarak büyük bir etki yaratıyor, yaratacak. Bir kere bugüne kadar söylenmiş hemen her tanımlamayı ya çürütüyor ya da tartışmaya açıyor. Ancak bu, bütünüyle çalışmamın yetkinliğinden kaynaklanmıyor. Çeviri öğesi de önemli, çünkü bir edebiyatı ancak çeviri bilinir kılabilir.
Çalışmamı kıskançlıkla gözetmeme karşın, bir kenara geçmiş bu şiiri, bu dili birilerine karşı savunmuyorum. Bu çalışmanın bir CV’de, GBT’de “şık” durmayacağının farkındayım. Bu anlamda bir karşıtlığım var mı, şaşıracaksınız, ama yok. Edebi bağlamda sonuna kadar var, ama işin politik yönünü etimde tırnağımda hissetmeme ve doğal olarak bilmeme karşın, politik anlamda bir karşı çıkışım yok. Daha doğrusu var olan tutum ve tavır, bu kitabın dışında, edebiyatın, edebi eleştirinin dışındadır. Bu bir dilin, daha doğrusu Kürtçelerin şiiridir, edebiyatıdır, bütün anlamı bu. Kitabın hemen ötesinden başlayan bir gerçekler dünyası var, evet. Ama kitabı kendi bağlamından dışarıya taşırmıyorum.
Bugün gençleriyle, ustalarıyla yaşayan bir Kürt şiiri, konuşulan, yazılan bir Kürtçe var. Ancak büyük bir dağınıklık, kopukluk sorunu da var şairlerin ve dilin önünde. Bu sorunu çözmek sanatın, sanatçının elinde de değil üstelik. Daha çok siyasi, toplumsal sorunlar yumağı olarak çözülmesi beklenen bu kültürel kopuklukların en önemlilerinden biri alfabe sorunu. Bu konuda Irak’taki Kürdistan Bölgesi’nde çalışmalar yapılıyor, aşamalı bir şekilde Latin alfabesine geçiliyor. Yazı dili olarak da Sorani lehçesi ön planda tutuluyor değişime koşut bir şekilde. Sizin bu konudaki öngörüleriniz nelerdir?
Alfabe sorunu, yalnızca Kürtçeye özgü değil, başka dillerde de ortak alfabe sorunu var. Alfabeyi sorunsallaştırmak, bir ulus inşasının, ulusun bütün öğelerini bir potada toplamak düşüncesinin ürünüdür. Yoksa Irak, İran ve Suriye Kürtleri Arap-Kürt alfabesi kullanıyorlar ve Arap alfabesi de Kürtçe uyarlamasıyla bu dili taşıyor zaten. Ancak dünyanın geldiği yer noktasından bakıldığında, İran Kürtleri dışında Latin-Kürt alfabesine doğru ilerleyen bir süreç de gözlemleniyor.
Kürtçede Latin alfabesinin tarihi, 1921’e kadar uzanıyor. Kafkas Kürtleri arasında Ermeni alfabesinden de yararlanarak böyle bir alfabe hazırlanmış ve kullanılmıştır. Bugün yaygın biçimde kullanılan Mîr Celadet Alî Bedirxan’ın alfabesinin temelleri ise, 1919’a dayanıyor. O yıllarda hazırlanmıyor, ama bir düşünce olarak C. Bedirxan’ın kafasında şekilleniyor, yazılarından öğreniyoruz bunu. C. Bedirxan, sonra, 1932 yılında çıkarmaya başladığı Hawar dergisinde, aşamalı olarak bu alfabeyi geliştiriyor ve kullanıyor.
Kürt uluslaşmasının geç kalmış bir uluslaşma olması, tek bir Kürtçenin oluşmasını engellemiştir. Bugün için gerçekleşmesi çok zor bir durum. Olsa bile, ortak ve tek Kürtçe, belli bir model ışığında kurgulanabilir ancak. Doğal olarak her dilin lehçelerinde bağımsızlaşma yönelimi olabilir. Soranîde de böyle bir yetenek var tabii. Bu anlamda çok daha derin kökleri olan, edebiyatı da çok daha eski ve gelişkin olan Kurmancî ikinci plana itilecek gibi, en azından şimdilik. Çünkü devletleşme, Soranînin bir kazanımı şu anda. Elbette son yüz yıldır ilk kez şu son dönemde Kürt toplulukları arasında yoğun bir kültürel, ekonomik, politik ilişkiler gelişiyor. Kurama tam oturmasa da, bir pazar dili var ve bu dil, Soranî. Bu yüzden diğer lehçelerin içine doğru bir nüfuzundan söz edilebilir.
Antolojide modern Kürt şiirinin İstanbul’a, Osmanlıya bağlanan bir yönünden de söz ediyorsunuz. Bunun yanında kimi Kürt ve Türk şairlerin birbirlerinden etkilenmiş olduklarını öğreniyoruz. Bu noktada ekleyeceğiniz birçok şey olduğunu tahmin ediyorum.
Taner Timur’un, Osmanlı-Türk Romanında Tarih, Toplum ve Kimlik adlı kitabında, Osmanlı toplumunda yaşanan modernleşme deneyiminin anasıra da yayıldığı ileri sürülür. Kuramsal açıdan çok sorunlu bir kitap olmasına karşın, orada özellikle Balkan sahasındaki dillerin yazarlarının bu modernleşmeden etkilendikleri gösteriliyor, Kadare ve Andriç örnekleniyor. Ben çalışmamı yaparken, Kürt edebiyatında da benzeri bir durumu fark ettim. Bu anlamda önsözde bu durumdan, birkaç isimden, Tevfik Fikret ve Nâzım Hikmet’in bilinmesinden söz ettim. Yine Tanzimat kuşakları, Servet-i Fünûn ve Fecr-i Âtî kuşakları üzerinde, sonradan Kürt şiirinin en önemli isimlerinden olan birkaç şairin etkisinden söz ettim. Tabii, Kürt toplumu diğer unsurlar gibi Osmanlı egemenliğini doğrudan tanıyan bir toplum değil. Osmanlıyla çok ciddi çelişkiler yaşıyorlar. Ancak Osmanlı ve Türk edebiyatının merkezi olan İstanbul’dan kaynaklanan edebî gelişmelerin Kürt şiirinde de yankıları var.